Merak Ettikleriniz

Psikiyatristler psikoterapi yapmayı bilirler mi? 


Psikoloji bilimi
,  bireyi daha çok psikolojik ve sosyal yönlerini değerlendirerek anlamaya çalışır. Bir tıp dalı olan psikiyatri ise insan sağlığını ve hastalıklarını ele alırken insanın biyolojik yönünü de hesaba katar. Psikoloji ve psikiyatrinin ayrıldığı temel noktalardan biri,insanın biyolojik yapısı hakkındaki bilgilerinin farklılığı ve bunun tedavi yöntemlerine yansımasıdır. Bu nedenle psikiyatristler hastalarının tedavi sürecinde ilaç tedavisini kullanabilme ehliyetine ve avantajına sahiptirler. 


Bununla birlikte 
psikiyatristler psikoterapi uygulama konusunda da yeterli bilgi donanıma sahip olmalı ve hastalarını tedavi ederken psikoterapi uygulamalıdır. Ama gerek psikiyatrist yetiştiren ihtisas kurumlarında bu konudaki eğitim eksiklikleri gerekse ülkemizdeki mevcut sağlık sistemi, psikiyatristlerin mesleklerini öğrenirken ve icra ederken “gerçek” bir psikoterapi eğitimi almasını ve uygulamasını zorlaştırmıştır. 


Bun
dan dolayı toplumda “psikiyatristler sadece ilaç ile tedavi eder, hastayla pek konuşmazlar, psikoterapi bilmezler/yapmazlar” şeklinde doğru olmayan bir algı oluşmuştur. Bu oluşan algının aksine, yeterli psikoterapi eğitimi almış psikiyatristler kendilerine başvuran bireylerintedavilerinde psikoterapiyi de en az ilaç tedavisi kadar etkin olarak kullanabilirler. 


Öte 
yandan bunun için bazı temel gereklilikler vardır. Bunlardan birkaçı, hastalara ayrılan görüşme süresinin yeterli uzunlukta (45-50 dakika) olması, psikiyatristlerin bir ya da birkaç psikoterapi ekolünde hem teorik (kuramsal) hem de uygulamalı (süpervizyon) eğitim almış olmaları ve bu eğitimlerin yetkin kişi ya da kurumlardan alınmış olmasıdır. Bu temel şartlar sağlanmadığında yapılanın “gerçek” bir psikoterapi olduğunu söylemek zordur. 


Sorunlarına çözüm 
arayan bireylerin kendileri için doğru psikiyatristi bulmaları mümkündür.İnternet aracılığıyla, buradaki gibi kişisel web sitelerinde psikiyatristlerin hangi tür psikoterapiyi kullanmakta yetkin olduğu öğrenilebilir. Kişilerin başvurularını yaparken bunu gözetmeleri doğru yardımı almalarını kolaylaştıracaktır.

Psikoterapi nedir?


Psik
oterapi, düşünce, algı ve tutumlarda değişim sağlayarak bireyin yaşam kalitesini yükseltme ve sorun yaratan belirtilerini azaltma amacıyla eğitimli bir terapist tarafından yapılan, uygulama yolu dinleme, anlama ve konuşma olan bir tedavi şeklidir. 


İnsanlar birbirlerine dinleyerek ve konuşarak destek olabilirler. Ama bu plansız ve düzensiz bir süreçtir. Psikoterapi ise, 
düzensiz olan bu yardım biçimlerinden iki yönüyle ayrılır. Birincisi, terapistler bu uygulamayı yapabilmek için özel bir eğitim almışlardır. İkincisi bu uygulamalarıhastaların/danışanların sorunlarının kaynaklarını açıklayan ve bunları giderme yöntemlerini öneren bir kuram tarafından sistemli olarak yönlendirilmektedir. 


Psikoterapide, 
terapist, hastayla/danışanla aşağıdaki hedefleri gerçekleştirmeye yönelik olarak, planlanmış, sınırları belirli bir profesyonel ilişki kurar.


Bu hedefler;


1-Var ol
an sorunları ortadan kaldırmak ya da etkilerini azaltmak,

2-Sorunlu davranış örüntülerini değiştirmek, 

3-Olumlu kişilik gelişimini desteklemek. 


Bütün psikoterapi türlerinin amacı, bireyin sevgi,
 kabul görme, yaşamdan doyum sağlama,var olan sorunlarından kurtulma vb. haklı gereksinimlerinin giderilmesine yardımcı olmaktır. Psikoterapide bu tür gereksinimlerin sağlanmasına engel olan yanlış tutumlar, düşünceler, duygular ve davranışlar düzeltilerek bu amaçlara ulaşmak hedeflenir.


İnsan psikolojisini ve ruhsal sorunlarını ele alış biçimlerine, uygu
lanan sorun alanlarına göre birçok psikoterapi türü vardır. Bunlardan birkaçı; psikodinamik psikoterapi, bilişsel-davranışçı psikoterapi, destekleyici psikoterapi, varoluşçu psikoterapi, cinsel terapi, çift terapisi, aile terapisi, grup psikoterapisidir.


Psikoterapist, belirli bir psikolojik kuram çerçevesinde hastayı ele alır,  o kurama dair 
terapitekniklerini kullanır (gerektiğinde birden çok psikoterapi türünün tekniklerinden faydalanır) ve yukarıda belirtilen hedeflere ulaşmayı amaçlar. 


Psikoterapi
 seanslarının süresi uygulanan psikoterapi türüne göre değişebilir. Bilişsel davranışçı terapinin ilerleyen seansları 30 dakika olabileceği gibi evlilik terapisi seansları 90 dakika kadardır. Genel olarak bireysel terapilerde 45-50 dakikalık görüşme süreleri uygun ve gereklidir. Görüşme sıklığı da psikoterapi türüne göre değişmekle birlikte, haftada bir ila 2-3 haftada bir arasındadır. Görüşme sıklığı psikoterapi sürecinin ilerleyen dönemlerinde seyrekleştirilir.

Kimler psikoterapi uygulayabilirler

Psikiyatristler ve klinik psikoloji master-doktorası bulunan psikologlar, doğal olarak, eğitimleri gereği psikoterapi yapma becerisine sahiptirler. Bunun dışındaki adaylar ancak nitelikli ve yeterli saati içeren bir eğitim aldıktan sonra psikoterapi uygulayabilirler. Psikoterapist adayı çoğunlukla psikolojipsikolojik danışmanlık-rehberlik, tıp gibi alanlarda lisans eğitimi tamamladıktan sonra psikoterapi alanına yönelir ve uygulamalı teorik ve pratik eğitim alır. Psikoterapi eğitimleri, hastanelerin ya da fakültelerin ilgili kliniklerinden alınabileceği gibi özgün bazı psikoterapiler konusunda eğitim ve sertifikasyon veren uzman kişilerden de alınabilmektedir.

Herkes psikoterapiden yararlanır mı?


Onlarca psiko
terapi yöntemi geliştirilmiştir; psikoterapi yöntemi kişiye uygun seçilir ve ehli kişilerce uygulanırsa herkesin psikoterapiden yararlanma olasılığı vardır. Öte yandan, bireyterapi sürecine ne kadar odaklanır ve değişim için gerekli koşulları yerine getirirse, yararlanma olasılığı o kadar fazladır.


Bireyin psikoterapiye uygunluğu ve uygulanacak yöntem 
terapist tarafından değerlendirilir. Psikoterapiye katılma kararı isteğe bağlıdır; kişinin rızası varsa yapılabilir. Psikoterapi esnasında konuşulanlar gizlidir ve hastanın “gizlilik” hakları hem etik hem de hukuk tarafından korunmaktadır. 


Terapiye girecek bireyin sözkonusu terapiyi ve terapiyi yapacak kişinin özgeçmişini, y
ayınlarını incelemesi bireyin psikoterapiden yararlanma olasılığını arttıracaktır.

Kaygı (Anksiyete) nedir?


Öncelikle, kaygı bir duygudur, sevinç, öfke, üzüntü gibi. 
Kaygı; sıkıntı, iç daralması, bunaltı, boğuntu gibi terimlerle de isimlendirilir. Klasik tanımıyla; yaşamı, sağlığı ya da “iyi olma” halini tehdit eden ya da tehdit şeklinde algılanan bir duruma karşı orantısız derecede ortaya çıkan ve rahatsız edici nitelikte olan bir endişe halidir. Bu endişe haline “kötü bir şey olacakmış beklentisi” eşlik eder.


Kaygının belli bir düzeyi özellikle bazı durumlar için gereklidir. Örneğin
, gelecek kaygısı taşımayan birinin çalışıp meslek sahibi olması zordur, sınıfını geçme kaygısı olmayan bir öğrencinin bir sınava gerektiği derecede çalışması beklenemez, ya da kendisine araba çarpmasından kaygılanmayan ve bu nedenle karşıdan karşıya geçerken trafiğe dikkat etmeyen birine araç çarpma ihtimali çok düşük değildir. Buna karşın, eğer kaygı,içinde bulunulan durumla uygunsuz ya da orantısız ise bu durumda yararlı değil zararlı olmaya başlar.

“Savaş ya da kaç” tepkisi


Bir tehditle, tehlikeyle karşılaşıldığında tüm canlıların ortak tepkisi kendini 
bir eylem için hazırlamaktır: Bu tehlikeyle yüzleşme ya da tehlikeden kaçma. Bu, “savaş ya da kaç” tepkisi olarak adlandırılır. Bu tepki, nefes alma sıklığını, kalp atış sayısını ve kaslardaki gerginlik düzeyini arttırma gibi fiziksel reaksiyonları harekete geçiren ve canlı için aslında koruyucu bir tepkidir. 


Bu tepkiyi 
doğadaki ya da evimizdeki hayvanlarda da rahatça gözlemleyebiliriz. Bu açıdan bu tepki evrimsel önemi olan ve “yaşamda kalma” ile ilişkili bir reaksiyondur.Bu nedenle, ister fiziksel, ister psikolojik, isterse hayali olsun, herhangi bir tehlike beklentisinde harekete geçer. Gerçek anlamda bir tehlikeyle aniden karşılaşıldığında ve hızlı ve etkili bir eylem gerekli olduğunda (örneğin yolda yürürken birinin saldırısına uğramak) “savaş ya da kaç” tepkisi yerinde ve yararlıdır. 


Bununla birlik
te bu tepkinin yersiz ya da orantısız bir şekilde harekete geçirilebildiği zamanlarda vardır. Yaşadığımız dünyada, doğaları gereği uzun dönemli olan bir sürü tehlike ya da sorun vardır (örneğin, iş garantisinin yokluğu sebebiyle ortaya çıkan mali stres gibi). Bu tür durumlarda sorunun ani bir eylemle hızlı bir çözümü, tehlikeden kaçılması ve ya bertaraf edilmesi mümkün değildir. Bu yüzden bu tip durumlarda problemle baş etmek için “savaş ya da kaç” tepkisini kullanmak uygun değildir. Bu durumlarda bu tepki yalnızca yararsız olmakla kalmaz, aksine beden ve ruhsal yapı üzerinde zarar verici bir gerilime neden olabilir. 


Ayrıca bu tepki, ortada gerçekbir tehlike olmadan, sadece “bir tehlikenin var olduğu algısı
yla bile ortaya çıkabilir. Tabii ki bu işlevsel değildir ve olumsuz sonuçlara neden olur. Öte yandan bu tepkinin fiziksel belirtilerine (nefes alma sıklığının, kalp atış sayısının ve kas gerginliğinin artması) stresin ruhsal belirtisi de eşlik eder. İşte, gerçekte var olmayan ya da var olmasına rağmen aslında kişinin algıladığı önemde olmayan bir tehlikeye karşı gösterilen orantısız ruhsal belirti “kaygı” dır.


Kaygı, eğer nadiren ve/veya hafif derece yaşanıyorsa kişi iç
in pek sorun yaratmayabilir. Bununla birlikte sık olarak (yaygın anksiyete bozukluğunda olduğu gibi) ya da çok sık olmasa bile çok şiddetli derecede yaşanıyorsa (panik atakta olduğu gibi) kişinin yaşam kalitesini önemli derecede etkileyecektir.

Çökkünlük (Depresyon) nedir?


Kişinin kendini mutsuz, kederli hissettiği ve aslında olağan bir ruh halidir. Genellikle beraberinde kötümser, karamsar düşünceler ve halsizlik gibi bedensel belirtiler de bulunur. Bu duygusal durum kişinin başından geçen üzücü, sıkıntı verici bir olay
dan sonra oluşabileceğigibi böyle bir olay olmaksızın da ortaya çıkabilir.


Depresyon, hemen herkesin yaşamında en azından birkaç kez yaşayacağı bir durumdur. Buna karşın eğer yeterince şiddetli olursa ve uzun sürerse olağan bir ruh hali olmaktan çıkarak bir “hastalık” niteliği kazanır.

Obsesyon (Takıntı) nedir?


Kişinin zihnine
 istemediği halde giren ve çabalamasına karşın zihninden uzaklaştıramadığı düşüncelerdir. Kirlenme, mikrop kapma, bir eylemi yapıp yapmadığından emin olamama gibi. Bu düşüncelerkaygı duygusu oluşturur ve genellikle kişiyi bir davranış (kompülsiyonyapmaya zorlarlar. Obsesif düşünceler ancak bu davranış (el yıkama, ocağı kontrol etme gibi) yapılırsa zihinden uzaklaşırlar ve kaygı ancak o zaman ortadan kalkar. 


Nadiren oldukları ve kişinin yaşamını etkilemedikleri takdirde 
pek önemli değildirler, ancak bireyin zihnini uzun süreler meşgul ederlerse ruhsal yaşamı olumsuz etkilerler ve bu durumda tedavi edilmeleri gerekir.

Fobi nedir?


Fobi, g
erçekte tehlike içermeyen ya da çok az bir risk içeren belirli bir durum, nesne ya da aktiviteden orantısız derecede korku duyma, kaygılanma şeklinde tanımlanabilir. Hepimiz bir şeylerden belirli derecede korkarız. Örneğin, yükseklik, kapalı alan (asansör, tünel vd), kalabalık içinde kalma, bazı hayvanlar (köpek, kedi, örümcek vd), karanlık, iğne yaptırma, kan görme gibi. Korku duyulan bu durum, nesne ya da aktiviteler çok çeşitlidir, yüzlerce fobi tanımlanmıştır. 


Eğer 
korkulan nesne ya da durumlara karşı ortaya çıkan korku ve kaygının derecesi çok şiddetli değil ise, bunlar bireyin günlük yaşamında çok karşılaştığı şeyler değillerse tedavi gerekmeyebilir. Ancak bunların tersi durumlar söz konusuysa bu fobik durumlarınbaşlıcapsikoterapi yoluyla tedavi edilmeleri gerekir

Sanrı (Hezeyan) nedir?


Sanrı, diğer insanların inanıp
 inanmadığına bakılmaksızın sürdürülen, tersinin doğru olduğuna dair açık ve tartışmasız kanıtlar olmasına karşın değiştirilemeyen yanlış inançlardır.  Büyüklük (“ben aslında bu ülkenin gizli lideriyim” ), dinsel (“tanrı tarafından seçilmiş özel biriyim”), kötülük görme (“takip ediliyorum, arkamdan iş çevriliyor, öldürülmek isteniyorum”), ima çıkarma (“yüzlerinden anlıyorum, benimle dalga geçiyorlar”), kıskançlık (“eşim beni aldatıyor”) gibi farklı temalarda olabilen türleri vardır. Genel ismi “psikotikbozukluk” olan bir grup ruhsal hastalıkta (şizofreni, paranoid bozukluk, psikotik özellikli duygudurum bozukluğu gibi) görülürler .

Panik atak nedir? Nasıl ortaya çıkar ve ilerler?


Panik atak, beklenmedik bir anda ortaya çıkan, yoğun kaygı, bedensel belirtiler (çarpıntı, nefes darlığı/açlığı, göğüs ağrısı, terleme, titreme, baş dönmesi, fenalaşma/baygınlık hissi, ellerde uyuşma, üşüme/ateş basması, karında burulma hissi) ve bu belirtiler sonrasında gelişen zihinsel belirtiler (“kalp krizi geçireceğim/geçiriyorum”, kalbim duracak”, “nefes alamayacağım”, “düşüp bayılacağım”, “aklımı kaçıracağım/delireceğim”, “kontrolümü kaybedeceğim” gibi) ile seyreden ataklardır. 


Panik atak, bu bedensel belirtilerden bir ya da birkaçının hissedilmesiyle aniden başlar ve 5-10 dakika içinde en şiddetli seviyesine ulaşır. Atağın şiddetinin artmasına yol açan asıl faktör, ilk ortaya çıkan belirtinin (örneğin, çarpıntı) kötü bir olayın (kalp krizi, kalbin durması, düşüp bayılma) habercisi olarak yanlış yorumlanmasıdır. Bu yorum “doğal olarak” bir kaygı doğurur, bu kaygının hem kendisi oldukça sıkıntı vericidir hem de başka bedensel belirtilerin ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin, çarpıntı nedeniyle kaygı hissetmeye başlayan bir bireyde “savaş ya da kaç” tepkisi ortaya çıkar. Kalp atımı daha da hızlanır, nefes alıp verme sayısı artar (
hiperventilasyon), bu da kanda bazı kimyasal değişikliklere (ph değişikliği, alkoloz) yaratarak el ve ayaklarda uyuşmaya neden olur, böylece tabloya yeni bir bedensel belirti eklenir, ve bu da yeni bir yanlış yorumlama ve yeni bir kaygı artışıyla sonuçlanır.


Bu şekilde bir atak geçiren kişi genellikle önce bir kardiyoloğa, nöroloğa ya da 
dahiliyeuzmanına gider. Birey, bu hekimlerce yapılan değerlendirmelerde bedensel olarak sağlıklı bulunmuş ise psikiyatriste yönlendirilir. Ancak psikiyatri uzmanına başvurma genellikle tekrarlayan bir çok atağın ve acil servis başvurusunun sonrasında olur. Ne yazık ki sürecin bu şekilde uzaması ruhsal sorunun yerleşmesine ve tedavisinin güçleşmesine neden olur. Bu nedenle atak geçiren ve fiziksel bir sorun tespit edilmeyen bireylerin psikiyatrik yardım almaya zaman kaybetmeden başlamaları önemlidir.


Panik atak, tek başına bir hastalık değildir. Birey hayatı boyunca sadece bir panik atak geçirmişse bu herhangi bir psikiyatrik hastalığa sahip olduğu anlamına gelmez. Bununla birlikte atakların sayısı artarsa teşhis koymak ve tedaviye (ilaç ve/veya psikoterapi) başlamak gerekir.


Diğer taraftan panik atak 
bir çok psikiyatrik hastalığın seyrinde yaşanabilir, örneğin, depresif bozukluk, sosyal fobi, özgül fobi, obsesifkompulsif bozukluk, sağlık anksiyetesi, sınav fobisi gibi. Bu durumlarda panik atak kaygı duyulan durum ya da nesneyle karşılaşıldığında ortaya çıkar. Örneğin, sosyal fobisi olan bir kişi sunum yapmak üzere kürsüye çıktığında, köpek fobisi olan bir kişi yolda aniden bir köpekle burun buruna geldiğinde, sınav fobisi olan bir öğrenci sınav başladığında panik atak geçirebilir. Böyle bir ruhsal hastalık ve ya tetikleyici bir durum olmaksızın ortaya çıkan ve tekrarlayan panik ataklar söz konusuysa bu duruma “panik bozukluk” denir.  

Ruhsal belirtiler ne zaman ruhsal bozukluk ismini alır?


Tanısal psikiyatri açısından ruhsal belirtilerin bozukluk
 özelliği kazanması temel olarak aşağıdakilere bağlıdır


– 
Belirtilerin sayısı ve süresi
– Belirtilerin bireyin yaşam kalitesini ve işlevselliğini (mesleki, sosyal, aile ve akademik alanlarda) bozup bozmadığı


Belirtilerin sayısının yeterli olması ve belirtilerinin belli bir süredir var olması gerekir. Bunların
 ne kadar olması gerektiği her ruhsal bozukluk için farklıdır. Örneğin bir bireydeki çökkünlük haline depresif bozukluk tanısı konulması için olası 9 depresyon belirtisinden 5’inin olması ve bunların en az 2 haftadır var olması gereklidir.


Ruhsal bozukluk tanısı için, belirtilerin bireyin yaşam kalitesini bozması, mesleki (ya da akademik) verimini düşürmesi, aile yaşamıyla ilgili sorumluluklarını yerine getirmesini zorlaştırması ve ya sosyal yaşamını kısıtlaması gerekir.

Ruhsal bozuklukların nedenleri nelerdir?


Ruhsal bozukluklar 
bir çok etkene bağlıdır. Henüz tek bir nedene bağlı olan bir ruhsal bir bozukluk tanımlanmamıştır. Genel fikir, bir takım yatkınlaştırıcı faktörlerin yarattığı zemin üzerine eklenen yeni stres etkenlerin ruhsal bozuklukları oluşturduğudur. Hem yatkınlaştırıcı faktörler hem de eklenen stres etkenleri biyolojik, psikolojik ya da sosyal özellikte olabilir. Bunlardan bazıları şunlardır:


– 
Genetik özellikler: Ruhsal bozuklukların bir çoğu ailesel geçişe sahiptir. Kalıtım oranı ve geçiş riski bozukluklar arasında değişkenlik gösterir.

– 
Doğum öncesinde ve doğum sırasında yaşanan olumsuzluklar: Annenin gebelikte yaşadığı fiziksel ya da ruhsal hastalıklar, gebelikte ilaç kullanımı, erken doğum, doğum travmaları

– 
Çocukluk çağı ruhsal travmaları: Ebeveyn kaybı, ihmal, psikolojik ve/veya fiziksel şiddet, cinsel taciz yaşama

– 
Erişkin dönem yaşam olayları:  Boşanma, eş kaybı, iflas etme, ciddi fiziksel hastalık tanısı alma

– 
Travmatik olay maruziyeti: trafik kazası, ciddi fiziksel şiddet, cinsel taciz, tecavüz, işkence, doğal afet gibi olaylara maruz kalma 

– 
Fiziksel (organik) hastalıklar: Beyin tümörü, tiroid hastalıkları, kafa travması vd.

– 
Fiziksel hastalıklar için kullanılan bazı ilaçlar: Antihipertansiflerkortikosteroidler vd.

– 
Madde kullanımı: Esrar, halüsinojenler, kokain vd.

– 
Kişilik özellikleri: Depresif kişilikler depresif bozukluk tanısı almaya, obsesifkişilikler obsesif kompulsif bozukluk tanısı almaya, çekingen kişilikler sosyal fobi tanısı almaya daha yatkındırlar.

Psikiyatrik ilaçlar ne işe yarar?


Ruhsal bozukluklara neden olan faktörler insan beyninin ve sinir sisteminin çalışmasıyla ilgili bazı biyolojik kusurlara yol açarlar. Bu kusurlar 
nörotransmitter (dopaminserotoninnorepinefrin vd.) denilen kimyasal ajanların verimsiz işlev görmesiyle sonuçlanır. Bu da çeşitli yollar ile ruhsal belirtilere neden olur. İlaçlar kimyasal maddelerdir. Bu nedenle alındıklarında beyinde bazı kimyasal değişikliklere yol açarlar. Bu nörokimyasal değişiklikler verimsiz çalışan nörotransmitterlerin daha işlevsel olmasını sağlar.


Psikiyatrik ilaçların 
bir çoğunun etki gösterme biçimleri gibi diğer bazı ilaçlardan (ağrı kesiciler, antibiyotikler gibi) farklıdır. Alınmaya başladıktan bir süre sonra belirtiler üzerinde etki göstermelerine karşın bu etkilerin kalıcı olması için uzun süre kullanılmaları gerekir. Çünkü ancak o takdirde gen düzeyinde etki gösterebilirler. Ruhsal belirtilerin kalıcı iyileşmesi için gen düzeyinde etki ve iyileşme gereklidir. Bu süre hastalıktan hastalığa değişir. Örneğin depresif bozuklukta kullanılan antidepresan ilaçların etkilerinin kalıcılığı için en az 8-9 ay kullanılmaları gerekir. İlaçlar daha kısa kullanıp bırakıldığında hastalığın kısa zaman içinde tekrarlama riski yüksektir.


Öte yandan etkileri alınır alınmaz başlayan ve kısa süre kullanımın yeterli olduğu psikiyatrik ilaçlar da vardır. Örneğin 
anksiyete giderici ilaçlar (benzodiazepinlerxanaxnervium) bunlardandır. Ancak bu ilaçlar ruhsal bir bozukluğun tedavisinden çok daha ziyade bazı belirtilerin (kaygı, ajitasyon, uykusuzluk gibi) azaltılması için yardımcı ilaç olarak kullanılırlar.

Psikiyatrik ilaçların yan etkileri çok şiddetli midir? Yan etkiler kalıcı mıdır?


Psikiyatrik ilaçlar bazı yan etkilere sahiptir ve bu yan etkiler ilaçlar arasında oldukça farklılık gösterir. Buna karşın, genel kanının aksine, bu yan etkilerin çok önemli bir kısmı günlük yaşamı çok etkilemeyen derecede olan, çoğu zaman geçici ve ilaç bırakılınca ortadan kalkan yan etkilerdir. Özellikle 
antidepresan ilaçlar yan etki konusunda oldukça masum ilaçlardır, ciddi bir yan etki göstermeleri, herhangi bir organ üzerinde hasara neden olmaları çok nadirdir. 


Şizofreni ve benzeri bozuklukların tedavisinde kullanılan 
antipsikotik ilaçlar kan şekeri yükselmesi, kan yağlarının yükselmesi gibi ciddiye alınması gereken metabolik yan etkilere neden olabilirler. Bu yüzden bu ilaçların kullanımında kan değerlerinin takibi gereklidir. Bazı antipsikotik ilaçlar da hareket bozukluklarına (titreme, bacaklarda huzursuzluk, kaslarda katılık, kasılma) neden olabilir. Ancak bunların bir çoğu kalıcı olmayan ve ortadan kaldırılabilir yan etkilerdir.


İlaç kullanmayı gerektirir bir ruhsal bozukluk var olduğunda yan etkiler nedeniyle ilaç tedavisi almaktan kaçınmak, o ruhsal bozukluğun o an ve gelecekte yaratabileceği olumsuzluklar düşünüldüğünde mantıklı bir tercih olmayacaktır.

Psikiyatrik ilaçlar bağımlılık yapar mı?


Psikiyatrik ilaçların çok küçük bir kısmı bağımlılık yapma potansiyeline sahiptir. Bunlar 
benzodiazepinler (xanaxnerviumvb), hipnotikler (imovan vb.) ve psikostimülan ilaçlar (concertaritalin vb.) dır. Diğer tüm psikiyatrik ilaçlar (antidepresanlarantipsikotiklerduygudurum düzenleyiciler vd), son yıllarda vaka bildirimleri şeklinde tanımlanan birkaç istisna (ketiyapintianeptin) dışında, bağımlılık yapmaz.


Öte yandan, bağımlılık potansiyeline sahip olduğu halde, psikiyatristin kontrolünde ve onun reçete ettiği dozda ve sürede kullanılan psikiyatrik ilaçların bağımlılık yaptığına çok nadir rastlanmaktadır. İlaç bağımlılığı konusunda belki de çok dikkatli olunması gereken tek grup diğer maddelere (alkol, esrar, 
kokain, eroin, halüsinojenler vb.) bağımlılık öyküsü olan bireylerdir.